Türkiye, göz göre göre bir karanlığa sürükleniyor. Gündelik karmaşanın ardında, sessiz ama derin bir senaryo işliyor. Bu senaryonun yazarı kim, yönetmeni kim, figüranı kim artık ayırt edemiyoruz. Çünkü ortada bir irade yok; sadece birbirini tekrar eden sahneler var. Belli ki birileri hepimizi çoktan gözden çıkardı.
Demokratik ülkelerde siyaset, kişinin etnik kökeniyle, mezhebiyle değil; liyakatiyle, geçmişiyle, dürüstlüğüyle ölçülür. İnsanlar oy verirken “Bu görevi kim daha iyi yapar?” diye sorar.
Bizde ise son yıllarda sorular değişti:
“Kim kimi temsil ediyor?”
“Kim hangi kimliğin sözcüsü?”
“Bu koltukta bir Alevi iyi durmaz mı?”
“Şu pozisyona bir Kürt atanmalı mı?”
Siyasetin ölçü birimi liyakatten kimliğe indirilmişse, o ülkede devletçilik değil, kimlikçilik başlar.
Kimlikçilik başladığında da demokrasi değil, pazarlık rejimi ortaya çıkar.
Ortadoğu'nun yıkım tecrübesi: Kimlik pazarlığı
Komşularımıza bakın. Irak’a bakın, Suriye’ye bakın.
Bu ülkelerin çöküşünün ortak paydası nedir?
Silahlar mı?
İç savaş mı?
Hayır.
Hepsinin başlangıcı “temsil” tartışmasıdır.
Bir gün biri çıkar: “Ben Kürtlerin temsilcisiyim.”
Ardından biri: “Alevilerin lideri benim.”
Bir başkası: “Türkmenlerin sözcüsüyüm.”
Ve devlet, bu temsilciler korosunun gürültüsü içinde kaybolur.
Çünkü artık millet değil, topluluklar vardır. Ortak gelecek değil, ayrı gelecekler konuşulur.
Ortadoğu’yu bölüp parçalayan şey tanklar değil, kimlik odaklı siyasal mühendisliktir.
Tehlike kapıda!
Tehlike artık bize de uğradı.
Son bir iki yıldır açık açık soruluyor:
“Kürtlerin temsilcisi kim olacak?”
“Bir Alevi cumhurbaşkanı yardımcısı gelse iyi olmaz mı?”
“Şu kimliğe şu makamdan bir pay verelim.”
Pay mı?
Paylaşım mı?
Makam pazarlığı mı?
Bu ülke, Cumhuriyet’i kurarken etnik ve mezhepsel pazarlıklarla değil, eşit yurttaşlık ilkesiyle kuruldu.
Şimdi bu ilke adım adım kesilip biçilmek isteniyor.
Sanki Türkiye bir şirket; koltuklar da etnik gruplara dağıtılacak temettüler.
Bugün Türkiye’de sorular kimliğe yöneliyorsa, iz bizi nereye götürür?
Liyakat sisteminin çöküşüne
Hukukun etkisizleştirilmesine
Tarikatların ve cemaatlerin kadrolaşmasına
Etnik-mezhepsel kutuplaşmanın derinleşmesine
Devlet mekanizmasının cemaatlere, bloklara, kimliklere bölünmesine
Bu tablo bize neyi hatırlatıyor?
Irak’ı… Suriye’yi… Lübnan’ı…
Yani “kimlikçilikle yönetilen devletlerin nasıl çöktüğünü” gösteren koca bir laboratuvarı.
Irak’ta “Kürtlerin temsilcisi sensin, Şiilerin temsilcisi şudur, Sünnilerin temsilcisi budur” dediler.
Lübnan’da cumhurbaşkanı Maruni, başbakan Sünni, meclis başkanı Şii olsun dediler.
Suriye’de rejim kendini bir mezhebin üzerine inşa etti.Kimin devlet için ne yaptığı değil, kimin hangi kimliğe ait olduğu soruldu.
Sonuç?
Devletin temeli liyakat değil, nüfus cetveli oldu.
Kabile devletleri böyle kurulur.
Kimlik varsa sorumluluk yoktur!
Kimlik siyaseti öyle bir şeydir ki sorumluluk ortadan kalkar.
Çünkü kimlik size kalkan olur.
Her başarısızlığı “temsil ettiğiniz kimliğe yönelik saldırı” diye çerçevelersiniz.
Her eleştiriyi “kimliğime hakaret” diye paketlersiniz.
Böylece devlet, şahsi yetersizlikleri koruyan bir perdeye dönüşür.
Bir uzmanı değil, “bizden olanı” getirirsiniz.
Yeteneği değil, aidiyeti ölçersiniz.
Beceri değil, kimlik kartı önem kazanır.
İşte tehlike tam burada başlar.
Son söz,
Kimliklerin ülkesi değil, adaletin ve likayatın ülkesi olalım.
Bugün Türkiye’de yapılmaya çalışılan şey, görünüşte “temsil adaleti”, gerçekte ise kimlik eksenli siyasal pazarlık düzenidir.
Bir ülke bunu kabul ettiği an, devlet ortak payda olmaktan çıkar; millet de yurttaş olmaktan.
Türkiye’nin kurtuluşu, kimlik dağılımı cetveli çıkarmakta değil;
devleti yeniden liyakat, adalet ve hukuk temelinde kurmaktadır.
Kimlik değil, ilke;
Temsilci değil, yetkinlik;
Paylaşım değil, hukuk konuşmalıdır.
Bu ülke karanlığa değil, akla ve adalete mecburdur.
Karanlığa sürükleyenlerin değil, bu ülkeyi omuzlarında taşıyanların sesi yükselmelidir.